Aylık arşivler: Şubat 2014

Kukla Tiyatrosu Perdesi Yaptık…

Eda ile sömestre tatilimiz boyunca beraber yapmayı planladığımız etkinliklerden biride kukla tiyatro perdesi idi. Ada nın hastalığı girince  diğer planlarımız gibi bu da sekteye uğrasada bir gece Eda ya söz verdim. Tamam anneciğim bugün saat kaç olursa olsun yapacağız. “Söz!”

Uykusuzluktan ölüyor olsam da Eda ile azmedip, kukla tiyatro perdimizi yaptık. Eda nın bu yaşında hala tiyatro yu ve özellikle kukla tiyatrosunu çok sevmesi hoşuma gidiyor ve Kidstop günleri geliyor aklıma hep.  Drama öğretmenimiz Nilüfer Akcan’ın Eda nın mezuniyet andacında yaptığı yorum  ve Eda nın her bir hikayeyi nasılda içinde yaşadığını söylemesi…

Neyse büyük bir heyecanla Eda ile perdeyi yaptık. Bence fikir harika bir fikir.  Hatta biraz daha zaman ayrılsa çok daha özenli ve güzel yapılabilir. Ama biz çok kısıtlı bir zamanda aşağıdaki gibi birşey yaptık. Bizim sadece 1 saatimizi aldı. Sonra Eda nın doğum gününe kadar bunu revize edip geliştireceğiz.

Perdeyi yapalı bir kaç gün olmasına rağmen yine gribal hastalıklar sebebiyle oynatamamıştık.

Bugün Foça dönüşü çocuklar yıkandıktan sonra uyku saatimizi hala zaman vardı ve hemen  kukla tiyatrosu yapmaya karar verdik. Perdemizi salon kapımıza astık.  Zaten perde açık bir kapıya asılmak üzere tasarlanmıştı.

Eda kukla yerine miniş köpekleri ile kukla tiyatrosu yapmak istedi. İlk önce Ada da bizim gibi seyirci oldu. Çünkü Eda o tiyatrosunu bozduğu için onu istemiyordu.

Tiyatronun konusu  “Kemiğini Kaybedeb Köpek” idi. Ada bu hikaye ye bayıldı. Hızını alamayıp bir ara kafasını pencereden içeriye bile soktu. Tabii Eda herseferinde delirdi. Ada en sonunda köpekleri de alıp oynatmaya kalkınca Eda sinirlenip tiyatroyu kesti. Ada da fırsat bu fırsat arkaya geçip kendi oynatmaya başladı.

Öyle ya da böyle bizimkiler tiyatronun  her türü her daim seviyorlar. Bu güzel tiyatro perdesinden yapmayı herkese tavsiye ediyoruz

Kolajlar32 Kolajlar33 şubat20142 şubat20143

Reklamlar

Foça’da bir Cumartesi…

Bugün sabah kahvaltı yaparken, camımıza vuran mis gibi güneş, dışarılarda birşey yapmamış için bize göz kırptı. Biz de hemen orada Foça’ya gitmeye karar verdik.

Saat 14:00 gibi Foça’daydık. Karnımız o kadar açtı ki akşamı beklemeden Foça’nın içinde kısa bir tur atıp. Balıkçı Celep de keyifli durağımızı yaptık.

Her mevsim ayrı güzel olan bu küçük sahil  kasabasını  çok seviyorum ben.

Kasaba da dolaşırken önümüzden yürüyen iki kişinin muhabbetini duyuyorum istemeden; “Ya abicim ne yapayım küçük yer yüz yüze bakıyor,  bir şey denmiyor:)” …

Yaşayan insanının da dediği gibi burada herkes birbirine bakabilecek kadar küçük bir kasaba  geliyor bana. Karşıdaki Tansaş ın yerini Ada bile ezberledi sanki. “Anne bak market diye gösteriyor” balıklarımızı yerken .

Ada’nın yemek gelmeden önce ekmeğine büyük bir özenle sürdüğü haydariyi seyrediyorum. Olur da haydari biter diye ekmeğe sürdüğünden yemiyor da bir taraftan tabaktan yalıyor Ada. Bu çocuk ablasının aksine sarımsaklı yoğurdu çok seviyor. Hatta artık Ada sayesinde Eda da sarımsaklı yoğurdu epeyce yemeye başladı. Ama Ada tam bir küçük gurme. Herşeyden deniyor. Kimini beğenmeyip ağzından çıkarıyor. Tıpki salatanın içindeki soğana yaptığı gibi.Önce attı ağzına. Çiğnedi çiğnedi sonra birden “aah ahhh ahhh” diye tükürdü .Acı geldi küçük gurmeye soğan. Uymadı damak zevkimize…. Biz de babasıyla gülüyoruz. Eskiden olsa “beğenmedim” derdi unuttu böyle yorum yapmayı artık diyoruz.

Eda ise son zamanlarda tadına vardığı “eroin” dedikleri acı biberli sarımsaklı yoğurttan yiyiyor ve  bir taraftan da su içiyor. Yana yana yemeği de bırakmıyor. Ada çok isteyince bir ara minik bir ekmeğe acılı yoğurtdan veriyor  ona. Kuzucuk da attı ağzına! Tabi yüzü kaydı biraz sonra. !

Sonra kalamar geliyor Ada nın en sevdiği. 2-3 tane yedikten sonra Ada babasına soruyor; “Baba bu bitince bir daha getirecekler mi?” Gözü doymadı,  kuzumun gözüne az geldi.

Tabi balıklar gelinceye kadar doyuruyor bizim  kızlar karınlarını. Hadi Eda zorlamayla da olsa bitiriyor balığını. Ama Ada belli ki yemeyecek:( Ben bir lokma daha fazla vermiş olayım derken , kendi yediğim balığa dikkat etmeyip bir parça atıyorum çiğnemeden ağzıma. Off aman Allahım o da ne! Boğazıma kocamn bir kılçık takıldı. Bittim ben. Çok canım yanıyor ve kılçık hala orada. Hissediyorum. Lavaboya koşuyorum. Kusacak gibiyim. “Iıııı” olmayacak böyle bittim gerçekten ben. Öksürüyorum sanki boğazım yırtılacak. Bir daha , bir daha ve bir daha…. Ve kılçık elimde off dünya varmış. Ne şaşkınım ben bu yaşıma kadar böyle birşey başıma gelmemişti. Boğazım çok acıyor ama neyseki kılçık çıktı.

Yemekten sonra, yolda gelirken hayalini kurduğumuz  “Sufle” geliyor. Eda tabi ki tatmıyor bile. Ada ise tam bir komedi ağzına alıp alıp tükürüyor. Çünkü çok sıcak! Off Ada yaa suflenin yarısını yazık ettin diye söyleniyorum ona. Anne hızlı yeme diye bağırıyor bana. Kuzucum sıcak diye yiyemiyor. Ama maelef sufle hiç de hayal ettiğim gibi değil. Bugün Celep çok hayal kırıklığına uğratıyor bizi. Bir daha buraya gelmemeye karara veriyoruz.

Yemekten sonra gün batımı saati, bu keyifli kasabayı bir kez daha solumak için yürümeye başlıyoruz. Sürekli  fotoğraf çekesim var. Murat niye aynı pozdan 30 tane çekiyorsun diyor. Oysa ben sürekli ayarları ile oynuyorum makinanın. Çok seviyorum fotograf çekm eyi. Kızların bol bol fotosunu çekiyorum.

Hatta Ada bir ara nasıl oluyorsa  epey  poz veriyor. Klasik “eline çenesine koyma” pozu.şubat2014 Bol bol foto çekiyorum bu sırada. Tabii aynı zamanda yoldan geçen herkes Ada nın hallarine gülüyor.

Dolaştıktan sonra geri dönme yoluna geçecekken Ada ben gelmiyorum diyor. İyi o zaman biz gidiyoruz diyoruz. O da inadından yere yatıyor. Bayağı bildiğin yere. Ellerini de çenesinin altına koyuyor. Sonra biz gülmeye başlayınca o da gülüyor.

 

Ada’nın öğle uykusu uyumadığı için arabaya binince yorgunluktan uyku patlaması yaşayıp sudan sebeplere çığlık çığlığa ağlayıp , yorgun düşünce uyuyakalması dışında keyifli bir Cumartesi miz böyle geçiyor.Kolajlar27 Kolajlar28 Kolajlar29 Kolajlar30 Kolajlar31 şubat20141 YARKIN1

Hüseyin Dede… Babam nasıl bir dede olurdu acaba?

Bu akşam  Ada ile yalnızdık .Eda ve babası ile “baba-kız”  günü yaptı.

Ada’yı yıkadıktan sonra giydirirken konu aileden açıldı;

-Ada’cım senin teyzenin adı ne?

-Aysun

-Başka teyzen varmı ?

-Var Ayla Teyze

-Babaannenin adı “Ayten”

-Peki anneannenin adı?

-Emine Teyze (Ferah Hn anneme Emine teyze diyor diye bazen anneanesine Emine Teyzeee diye sesleniyor AdaJ

-Pekiii dedenin adı ne

-Hımmm Murat Yeter

-Iııı Murat Yeter babanın adı. Dedenin adı Recep

-Bir deden daha var değil mi? Bir de Hüseyin Deden var. Hani anneannenlerde fotografını görmüştün. Konuşmuştuk. Bir de hani bizim duvarda resmi var.

-Evet o senin baban.

-Evet canım o benim babam.

Aslında Ada ile aramızda bir kaçtır bu dialog geçiyor. Ve Ada bir gün bana “Hüseyin Dede nerede? Diye sorduğunda ne diyeceğimi planlıyorum kendi kendime “çoook uzağa gitti” derim diyorum. Ve Ada şimdilik bana bu soruyu sormuyor.

Şimdi saat 04:30 Ada hasta çok öksürüyor. Kuzumun hiç keyifi yok ama ben hiç bir şey yapamıyorum. Sadece arada bir ayağımda sallayıp, üzerini örtüp, başını düzeltip onun öksürüğünün dinmesini bekliyorum.  2-3 gecedir çok kesikli uyuyorum. Şimdi de Ada nın öksürüğü ile yine uyandım. Nasıl nereden geldi ise babam geldi aklıma. Belki yatmadan önce Ada ile aramızda geçen dialogdan… Ya da Murat’ın geçen hafta çok yakın bir arkadaşının babasını yine akciğer kanserinden kaybetmesinden…

Nasıl bir dede olurdu acaba babam diye düşünüyorum kendi kendime. Belli etti ağlayasım var benim bu gece… Uykusuz kaldığım geceler hep çöker bu duygusallık bana.

Son zamanlarda 2 gözyaşının  hep gözümün ucunda bekliyor olması da  ayrı nedense.

Baban için ağlıyorum şimdi. Keşke torunlarını görebilseydi diyorum. Sonra babam öldüğünde Melisin 1.5 yaşında oluşu geliyor aklıma. Babamın son hastalık dönemlerinde dedesi iyileşsin diye  “Melis’in babamın ayaklarına kolonya sürüşü” ve Melis’in yıllar boyunca bu anektodu dinlemesinden olsa gerek o anı hatırladığını iddia etmesi.

O kadar basit şeylere takılıyor ki aklıma. Mesela ne Melis’in, ne Eda’nın ne de Ada’nın elinden tutup bakkala çikolata almaya gitmek nasip olmadı babama diye düşünüyorum.

Nasıl bir dede olurdu acaba babam? Torunları severmiydi onu? Ne kadar da uzak geliyor bu düşünce … Ne kadar da uzun zaman olmuş babamı kaybedeli.

Babamın son haftaları geliyor aklıma. Ablam, Nebi dayım ve ben eski evimizin altında babamın bürosundayız. Ablam ilk kez babamın durumunun kötüye gittiğini söylüyor bize. Aslında uzun zamandır üzerinde taşıdığı yükü hafifletmek istiyor belki de … Hastalığının ismi hiç konuşulmuyor. Çaresi yokmuş diyor. Bir yerlere götürelim . Yurtdışına götürelim diyorum. Yok “Cengiz bu onu yormak dan başka bir şey olmaz diyor “ diye ekliyor ablam.

Hepimiz oturduğumuz yerde sessizce ağlıyoruz.

Ama hiçbir şey konduramıyorum ben o zamanlar. Ölüm o kadar uzak ki bana. Ölüm bizim ailemize uğramaz gibi geliyor hep. Çok küçükken babaannemi kaybetmeminde mantığı çok kafama oturmuş ; 86 yaşındaki babaannem “insanlar doğar yaşar,  yaşlanır ve ölür”  gerçeği üzerine ölmedi mi  ki.  Babam 56 yaşında daha yaşlanacak. Daha ölüm ona yakın olamaz diye düşünüyorum.

Sonra ablam geliyor aklıma her kimin ölümünden bahsedersem nasıl onun da gözlerinin doluverdiği. Murat’ın arkadaşının babasının öldüğünü ona söylediğimde onu doğru dürüst tanımamasına rağmen beraber ağladığımızı ama sessizce öylesine hemen…hiç konuşmadan … o geliyor aklıma…

Temmuz 1996

Annemin hiç sevmediği ay. Bizim ailecek üzerimizde travma olarak kalacak ay…

İşte böyle oluyor travmalar heralde diyorum. Sonra kendi kendimin psikoloğu oluveriyorum . Yazdıkça aklıma geliyor. Eşim ve çocuklarım adımı pimpirik anne koydular. Eşim endişeli ve kaygılı yapımın  tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyor. Aslında ben bunun nereden geldiğini şimdi yazarken daha da iyi anlıyorum. Babamın nasıl “bir varmış bir yokmuş” olduğunu düşünüyorum. Sevdiklerini kaybetmenin ne demek olduğunu ve bunun nasılda zamansız da olabileceğini…

29 Temmuz 1996

Hastanedeyiz şimdi. Dün baban ağırlaştı diye aradılar beni. Mezuniyetimden 1-2 gün sonra ben de son mezuniyet işlemlerimi yapıp gelecektim zaten. Mezuniyetime sadece iki ablam geldi. Şimdi mezuniyet fotograflarına  bakınca daha iyi anlıyorum , Ayla Ablamın yüzündeki hüznü ve sırtında taşıdığı kocaman yükü. Babamla annem gelemediler mezuniyetime… Aslında herşey apaçık, yaşımda çok küçük değil. Niye hala anlamış değilim ki …

Annem ve ablam çok uykusuz. Anneme tansiyonu yükselmesin diye diazem veriyorlar. Bu gece ben bekliyorum babamın başında elimde mezuniyet fotograflarım. Ne çok kişiye anlattım bu anı. Kocam kaç kere dinlemiştir acaba bunu. Takılmışım yıllardır oraya… Mezuniyet fotograflarımı göremedi babam diye… Bu mu acaba derdim! Ne olacaktıysa görünce. Belki yüzünde son bir gülümseme… Son bir gurur!

Belli etti ağlayasım var benim bu gece…

Babamın elini tutuyorum bütün gece arada bir hemşireler gidip geliyor ilaç veriyorlar. Babam arada bir uyanıp, hafifçe kafasını kaldırıyor ve “Saat kaç?” diyor. Gözü hep pencerede. Hep dışarıya bakıyor. Evet  sürekli dışarıya pencereye bakıyor. Ve “Saat kaç?” ….

Ve gün ışımaya başlıyor… Doktorlar geliyorlar… Bizi hepimizi dışarıya çıkarıyorlar. Bir hareket var … Çok az zaman geçiyor. Kim bilmiyorum. Birisi “başınız sağolsun” diyor.

Babamın yattığı odanın karşısındaki odaya koşuyorum. Pencereyi açıp haykırmaya başlıyorum “Baba” diye.. Aysun ablamın eski kocası Recep Abi belimden tutuyor yapma diyor…

Öğle saatleri evdeyiz. Babamı götürüyorlar. Balkondan götürmeyin babamı diye bağırıyorum. Babamın yakın arkadaşı Aliihsan abi ile göz göze geliyoruz..

1996 yazı

Hayatımın hiçbir evresinde keşke bir abim olsa demedim. 1996 yazı dışında. Şimdi ise sokaklarda yürürken biri bana kötülük yapacakmış ve benim kaçacak bir yerim yokmuş gibi hissediyorum. Saçma ama böyle hissediyorum işte. “Evimizin direği” derler ya . Harbiden öyleymiş babam. Yönümü kaybetmiş gibiyim. Şimdi kim koruyacak bizi. Dayılarım , akrabalarım çook  uzuk galiyor bana. Bir abim olsaydı düşüncesi geçiyor aklımdan.

1996 Yaz Sonu…

Bornova daki evime dönüyorum. Buzdolabının üzerine yapıştırılmış bir not. Küçük kare pembe bir kağıt. Ablamın yazısı babamın ölümünden kısa bir süre önce asılmış, babamın bana son geldiği günden belki de… “Ayşencim babamla beraber uğradık. Yoktun. Sana yemek bıraktık. Öpüyorum. Ablam”

Bir not bu kadar mı değerli olur şimdi. O ana dönmek istiyorum yine. O notu defalarca okumak iyi geliyor bana. O notta babam var çünkü. O evden taşınıncaya kadar çıkaramıyorum o notu.

Sonra yeni evimin buzdolabına da asıyorum o notu. Şimdi o not geliyor aklıma . Hala o evde sakladığım eşyaların arasında olmalı diye düşünüyorum. Birini kayberdersin ve  “bir varmış bir yokmuş olur”. Halbuki çamaşırları belki de hala balkondaki ipe asılıdır. Tıpkı ipe asılı çamaşırlar, buzdolabına iliştirilmiş küçük notlar gibi somut bir şey ararsınız onun varlığına dair. Ben 1996 yılında geçmişte yaşamak için bu somut şeylere ne kadar da dayanmıştım.Sadece geçmişte kalmak iyi geliyordu bana.

Belki uzun  zaman aldı. Ama herkes de olduğu gibi zaman benim de acılarımı küllendirdi. İçimde yanan ateş söndü ama son bir köz hep orada kaldı. Küçücük bir anı ile alevlenen ve gözümden yaşları akıtıveren o köz. Sonra yine köze dönen ve orada için için  yanan, hiç sönmeyecek bir köz… O sensin sevgili babacım…

Ada  yine öksürüyor. Bir taraftan sabah ezanı okunuyor. Ezanlar hürmetine babama allahtan rahmet diliyorum. Mekanı cennet olsun diyorum.

Çocuklarıma ve tüm sevdiklerime upuzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.

 

 

Oğlumu Büyütürken

Yağız'la hayat daha anlamlı. Hergün büyüyorum.

kitapsepeti

Smile! You’re at the best WordPress.com site ever

sandıklıdivan

"Şimdi yeni şeyler söylemek lazım..."